Kaliteli elit escort bayan profilleri ile birlikte güvenle beraber olabileceğiniz mecidiyeköy escort kadınlarını bulabilirsiniz. Buna yakın olan esenyurt escort reklamlarınada bakmayı unuttmayın.
Bugun...



SAKALLININ UŞAKLARI 1-2.bölüm

SAKALLININ UŞAKLARI 1-2.bölüm

facebook-paylas
Güncelleme: 13-11-2021 16:16:28 Tarih: 12-11-2021 01:36

SAKALLININ UŞAKLARI 1-2.bölüm

   Zamanın adresi kayıp olsa gerek bu günlerde. Gitmekle kalmak arasında süregelen amansız bir denge içimdeki buz katmanlarını daha bir başka buzullaştırıyor. Sabah,akşam ve geceden oluşan müthiş bir üçgen ve amansız bir denge.

 

Bense kıraç coğrafyamdaki kayıp denizde vurgun yemiş bir adam.

 

   Düşündüğümde,kavga ve savaş kelimesi akıllara barut ve kan izleri getiriyor. Birde beyin kavgaları var bu dünya üzerinde. Bu ne benim kavgam nede savaşım. Bazı uyanıkların çıkar savaşı arasında kaldım. Buna yaşamak için verilen emek demek daha yerinde olacak. Dengem bozuldu ama ruhsal değil fiziksel. Oysa bana dengesiz veya deli gibi yakıştırmalar yapan saten Pijamalı beylerin, egolarını bir fahişenin çıkardığı orgazm taklidindeki gibi zarif bir biçimde yerine getiriyor olduklarını bilmekten yinede mutluyum, oysa bilmiyorlar ben bir kopuğum. Sizler gibi korktuğumdan zırhla değil aksine çırılçıplak savaşıyorum. Benim için yaşamın her anında tatlı bir güzellik,serin bir meltem esintisi vardır.

 

   Ben bu düşünce deryası içerisinde gülmek isterken kapı çalıyordu. Bu gün günlerden Cumaydı ve ne sivil nede kutsaldı benim için. Bir kaç kere vurulan kapıyı açmama kararı aldım. Susmuştu bu defada telefondaki harp konçertosu başlamıştı. Arayan postacıydı meşgule alarak kapıyı açtım.

 

‘’Büyük adamsın valla’’

‘’Hayırdır yine ne oldu’’

‘’İki gündür kanalda su devamlı akıyor, hayret ettim kaç yıldır vermedikleri suyu nihayet verdiler’’

‘’Bunu söylemek içinmi geldin’’

‘’Yok, vergi borcun var evrak getirdim’’

 

   Gösterdiği yerlere imzamı attıktan sonra evrakı teslim edip gözden kayboldu. Kim bilir bu evrakı bana yollamak için kaç kuruş harcamışlardır diye iç geçirdim. Oysa o kuruşları bana verselerdi akşama taze ekmek alırdım.

 

   Uzunca bir süre oturduğum yerden içinde yaşadığım odanın duvarlarına göz geçirdim. Ahşap bir yapı olduğundan, birde yoldan geçen ağır tonajlı kamyonlar yüzünden devamlı hafif bir sarsıntı oluyordu evin içerisinde. Masada bardakta duran çay devamlı sallanırken zemindeki 5 litrelik pet şişede duran su devamlı raks eder. Kireç duvarlar buna daha fazla dayanamamış çatlaklar oluşmuştu.

 

   Bende görsel aksesuarların olmadığı basit dünyamda, duvarları zamklayıp üzerine gazete kâğıtları yapıştırmıştım. Onun üzerine plastik boya sürüp bir nebzede olsa estetik vermiştim ama olmamıştı. Bu defada hareketli çatlaklar gazete kâğıdında büzüşmelere neden olmuştu. Bununda kolayını bulmuştum resimler.

 

   Karşımda duran kapının hemen sol yanında bulunan sobadan hafif bir is kokusu odaya yayılıyor fakat rahatsızlık vermiyordu. Soba görevini tamamlayalı çok olmuş o beni terk etmiş ben onu terk etmemiştim. Çoğu kısmı çürümüş yanarken, cadılar bayramında bal kabağının içinde mum yanar gibi bir güzellik sergiliyordu.

 

   Sahi cadılar bayramı ne zamandı ne kadar kaldı bilmiyorum. Hem ben hiç cadılar bayramını görmedim bu şehirde kutlamıyorlar. Onlar kutlasa bende kutlardım. Oysa bu şehirde kutlansa ne güzel olurdu onca cadı kılıklı varken. Kostüm masrafı olmazdı hiç değilse.

 

   Sobanın arkasında bulunan duvardaki ilk çatlağa Aysu Baceoğlu’nun kırmızı küçük çiçekler üzerine uzanarak bir ağaçlığın önünde, sarı mayosuyla verdiği posterini yapıştırmıştım. Bu resimde dikkatimi çekense burası stüdyomu? Veya doğal bir bahçemiydi. Görsellik olarak belki başkalarına erotik gelebilir ama bence değildi.

 

   Altına duvara çaktığım elbise askısında kemerim takılı duruyordu. Ne güzel bir intihar aracıydı. Saklı bir baharda bu kemerle intihar asilce olurdu. İnsanlar neden intihar ederdi hala anlamıyordum. Bir gün intihar edermiyim bunu sıfır ihtimal olarak görüyordum. Arkasına severek beğenerek dinlediğim sesine bayıldığım Muazzez Ersoy’u yapıştırmıştım. Boş havuz gibi bir yerde verdiği poz çok çirkindi. Belki bana öyle geliyordu. Yumurta sarısı saçı severim ama ona yakışmamıştı. Yüzündeki gülümseme Perşembe pazarında kirli naylon bir manken üzerinde sergilenen ucuz ve gösterişli sutyen kadar basitti. Yok, ağbi bu hanıma gülümseme yakışmıyor. Yüzündeki doğal hüzün ifadesinin bekâretini bozuyor. Masayı kuracaksın karşına oturtacak yüzündeki hüzne bakıp içeceksin. Yinede yanımdaki masanın tahtasına vurmaktan geri durmuyordum. Vallahi Allah korusun böyle hüzünlü surat ifadesi olan bir kadınla yaşasam kesin alkolik olurdum.

 

GÜNEŞ SENİN EKSENİNDE

 

   Muazzez hanımın altında sol dipteyse bir gazetenin orta sayfasındaki reklam. İstanbul boğazı altından bir gemi geçerken köprünün başı veya sonunda güneş batmak üzere.Belki yeni doğuyor. Resimde doğuyu, batıyı kestirmek mümkün değil. Ben ne zaman İstanbul’a gittiysem köprünün üzerinden geçtim. Boğaza bu hatun gibi dikilip köprüyü izlemek bana romantik gelmiyor. Hani diyorum köprüden yaya geçişi serbest olsa üzerinden boğazı izlemek romantik olabilirdi. Hele birde oradan aşağı atlayarak intihar etmek ne muhteşem bir heyecan yaratırdı. Çoğu zaman düşünmüşümdür oradan atlayıp intihar edenler düşerken ne düşündü? Kalan ömrü birkaç saniyede yaşamak ne kadar güzel olabilirdi ?

 

   Neyse resimde rıhtımda bekleyen hanımsa kafayı hafif gökyüzüne kaldırmış. Saçlarını hafif bir İstanbul meltemi okşuyor. Arkasında boğaz köprüsü. Gözleri ışıltılı ve güzel heyecanla bekliyor. Burun deliklerinden İstanbul’un nemli ve iyotlu havasını solurken dudaklarında aşka susamış bir görünüm var. Burada yazının parafını bitirebiliriz, hanımefendiye bu pozu vermesi için saatlerce veryansın eden fotoğrafçının işte olay budur demesinden kaynaklanan ve tüm uğraşlara değen bu kerenin mutluluk sarhoşluğunu yaşıyor demeyelim biz yinede. Hanımefendi bekliyor. Beklenenin tek yapması gereken bu muhteşem an karşısında usulca bir gelinciği koklarcasına boynundan küçük bir öpücük kopartması. Bunu yaparken saçlarını koklayarak, kadın ve İstanbul un kokusunu içine çekmek galiba yeryüzünün en güzel kokusu ve duygusu olurdu. İyide burada yine büyük salladım İstanbul kokusunu az çok biliyorum iyide bu hanımefendi mutlaka parfüm kullanıyordur o nasıl kokuyor, İstanbul ve kadın kokusu birleşince nasıl kokar,olsun yinede denemeye değer. Sonuç ne olursa olsun muhteşemdi demeliyiz.

 

   Yanında ise yine iki poster belden alt ve belden üst.Belden üstün resmedildiği karede 60 lı yıllar vurgulanmış kadın ve erkek öpsem mi öpmesem mi o yıllardaki ve hala aşılmamış tabular. Biri görürse ayıp olur. Nikâhımızda yok günah olur şeklinde beyinlerinden geçen yüzlerine açıkça yansımış. Öbüründeyse bu hanımefendinin bacakları acaba hangisi diye düşünebilir veya şu olursa daha güzel olur gibi bir düşünce ile beyin damarlarını çalıştırabiliriz. Altta bulunan dört karede

 

HASANKEYF

 

   Cinayet, katliam veya soykırım. Asırları binlerce yıla dönüştürmüş hala dimdik ayakta duran tarihin cinayete kurban gitmesi. Ve tek güzel olansa ülkemizde belki bir ilk,faili meçhul olmaması. Dünyada başka eşi benzeri olmayan bu tarihi sulara gömmek Halepçe’de yapılan katliama eş değer nitelikte. Dünya toplumları arasında var olan tek gerçekse soykırımlar. Kendilerinin toplum olarak zamanımıza ulaşamadığı bu asırda, bizlere miras olarak sundukları ve hepsi toplumlarının elinde alın teri akıtarak oluşmuş bu eserleri karanlığa gömmek bu kültürü soykırımla maktan öte bir şey değil. Yanında ise.

 

İYİ YOLCULUKLAR DİLER.

 

   Yıllar önce gazete bayiine bir gün önceden ayırttırdığım Türkiye karayolları haritası. O yıllarda her şey değerli ve kıymetliydi. Hiç bir yolculuğumda da kullanmamıştım oysa. İşte şimdi işe yaradı. Soğuk kış günlerinde sobanın arkasına koyduğum mindere oturup şurayı burayı gezdim diye nasılda mutlu oluyorum.

 

Hazır aklıma gelmişken ne kadar borcum varmış bakayım.

 

   Şükretmek gerekir. Bende şükrettim borç değilmiş. Al işte sana bir vilayetin Defterdarına kafa tutarmısın vergi mükellefiyetimi iptal etmişler.

 

   Ben onurlu bir esnafım.

 

Kazanç beyannamesini vermek için Vergi Dairesi Müdürlüğüne gitmiştim. Beyannameyi kime uzatsam baktıktan sonra bir diğerine gönderiyor. En son bakan kaşlarıyla karşıdaki odayı işaret etti. Girdim süklüm püklüm. Yanına girdiğim adam asık suratlı hafif şapşalca biri. Olmaz diye bir nara attı nerdeyse kulaklarımın zarı patlayacaktı. Sen bunu matrahsız veremezsin. Hadi git şimdi 1000.tl matrah göster gel. Bende son adamın yaptığı gibi kaşlarımı yukarı kaldırıp kafamı bir oyana bir bu yana salladım. Yüzünde garip bir tuhaflık oluştu aptallaştı salak bir yüz ifadesiyle bana baktı. Bense düşündüm o gün cebimde 2 lira 35 kuruş vardı. Şimdi bundan 2 lira borç istesem verirmiydi?

 

Vermezdi.

 

   Şayet ben istemiş oda vermiş olsaydı karşı posta haneden iadeli taahhütlü yollardım oda bende uğraşmazdım. Neyse ben yol bilmeyene yol soruyorum öfkeyle odadan çıktım. Müdürün odası nerede diye ilk bakan memura sordum. Yine konuşmadan eliyle yan tarafı gösterdi. Sekreter hanıma müdür içeride mi diye sorduğumda.

 

‘’Vergi haftası münasebetiyle Valiliğe gitti’’

 

   Münasebet aslında ciddi bir suç teşkil ediyor. Doğuda bitip tükenmeyen töre cinayetleri. Cinayetlerin temel taşıysa kadınlarımız. Münasebetler yüzünden katledilecek kadınlar ve katledecek adamlar. Nostaljik Türk filmlerinde  çok geçer bu kelime. Seninle olan münasebetime son veriyorum. Mahkemelerde hâkim sorar.

 

‘’Neden vurdun’’

‘’Münasebeti vardı onun için’’

‘’Kiminle’’

‘’Ne bilem hâkim bey varmıştır. Yoksa bilem olur Yapmasa bilem yapar günün birinde, namusumu temizledim.’’

 

   O adam namusunu vurdu temizledi. Ya ben? Benim sorunumsa münasebetsizlik Münasebete itilmek. Suça teşfik, töreye karşı gelmek. Olmaz münasebet yapacaksın matrahla. Sonrada vurulacaksın.1000 lirayı gösterecek Vergi Dairesinin namusunu kurtaracaksın. Ondan sonra ne münasebet yaparsan yap.

 

   Hem biz doğulu değiliz ki. Batılıda değiliz. Kuzeyli ve Güneyliyse hiç olmayız. Biz ortanın ortasındaki yitik şehrin efsanesini yaşayan suskun bir toplumuz. Avusturalya’da yeni bir ilkel yerli kabilesi keşfedildi bu günlerde. Bizim toplum olarak ne zaman keşfimizi yaparlar demiyorum. Böyle giderse asırlar alacak.

 

   Hiçbir açıklama yapmadan koridora yöneldim. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp Defterdarın odasına geldim. Sekreter hanımefendi, belki özel kalem müdürü kim bilir belki masa boşta öylesine takılıyor hayata.

 

‘’Defterdarla görüşecektim.’’

‘’Ne içindi efendim’’

‘‘İçeride mi?’’

‘’Bir dakika bekleyin içerideki çıksın ondan sonra’’

 

   Masanın yanındaki koltuğa oturup etrafı süzmeye başladım. Saray yavrusu gibi her yan zevk ve ihtişamla döşenip lüksten kaçılmamış. Demek ki bu şahısta önemli biri baksana Osmanlı sarayları gibi derken sekreter kapıyı gösterip girebilirsiniz dedi.

 

‘’İyi günler beyefendi bir mazuratım vardı’’

‘’Buyurun’’

 

   Kocaman masasının önünde duran koltuklardan birini eliyle gösterdi. Yerdeki halı Alanya sahillerindeki altın rengi kumlara benziyordu. Kabarık tüyleri üzerinde galiba hiç yürünmemişti sanki fabrikasından bu gün gelip oraya döşenmişti. Sonra botlarımdaki çamurlara ilişti gözüm. Dışarıda yağmur yağdığı için çamur olmuştu. Sonra evdeki halı aklıma geldi kontra plak gibiydi çıplak ayakla yürüyünce ayağım acıyordu. Olmaz ki şimdi bu halıya botla basılmaz ki. Bir an botlarımı çıkartmayı düşündüm.

 

   Botları çıkartacaksın tabiî ki çorapları da sonra paçaları sıvayacaksın. Şubatın 25 bu günlerde Alanya’da denize girilmez ama sahilde gezilir. Halı kum renginde kum gibi yumuşacık sonra pencereye baktım karşıki tepelerde geçen yıldan kalan otlar rüzgârda adeta dans ediyor. Evet, buldum deniz karaya vurdukça beyaz köpükler oluşur işte otlar aynı öyle. Sahi başkaları da olmalı bu sahnede biraz önce dışarıdaki sekreter oda gezmeli sahilde. Kilolarıyla Almanlara benziyor zaten. Ya şu tartıştığım onun yüzünden buralara geldiğim sevimsiz adam, oda sahilde haşlanmış mısır satsın. Yok, ondan bi bok olmaz. Allahtan devlet işine girmiş yoksa ömrü ya hastanede yada hapishanede geçerdi.

 

‘’Buyurun beyefendi sizi bekliyorum.’’

 

   Bu ses beni kendime getirmişti. Sayılı saniyeler içerisinde de olsa Defterdarın hayal ve düşlerine ortak olmuş hayallerini an kadarda olsa çalmayı başarmıştım. Biraz önceki öfke ve kızgınlığım gitmişti sakindim. Tepedeki rüzgârda dinmişti otlar artık çivi gibi çakılıydı yerlerinde. Gösterdiği koltuğa oturduğumda halıya baktım ayağımdan çamur bulaştı mı? diye. Botlarımın izi halının üzerinde duruyordu yinede şükrettim ayakkabı numaram halıya çıkmamıştı. Sonra masada kendinden emin bir şekilde oturan adamı baştan aşağı süzdüm. Yaşı epeyce vardı yaşadığı lüks hayattan olsa gerek suratı yaşını belli etmiyordu. Ellerinde yaşlılıktan kaynaklanan lekeler ve damarlarsa ne işin var lan burada git torunlarınla ömrünün son günlerini geçir diye adama veryansın ediyordu.

 

   Sahi bu sevimsiz insanlar yüzünden kurumlar gençleşemiyor. Onca genç ve dinamik halka hizmette kusur etmeyecek insanımız bunun gibiler yüzünden ilerleyemiyor. Şimdi bunu beklemeye yada başka bir yere alsan arsız ve saygısızca dava açıp yine bu koltuğa kıçını koyardı.

 

   Öfkemden avuçlarım terlemiş elimde sıktığım beyannameye elimin izi çıkmıştı. Yüzümdeki çizgilerdeyse her birinde bir hayat gizliydi. Beyannameyi adama uzattım. Baktı baktı bir daha baktı yılların getirisi olan engin deneyim ve bilgileriyle.

 

‘’Bunu neden getirdiniz?’’

‘’Vergi dairesine vermek için’’

‘’Daha zamanı gelmedi’’

‘’Olur mu bu gün son günü ama almadılar’’

‘’Almazlar tabiî ki daha günü değil. Şimdi git önümüzdeki ay gel’’

‘’Bu gün son günü beyefendi’’

 

   İnanmamıştı haklıydı tabiî ki yakası açık üzerinde kot pantolonlu kendi kolonisinden olmayan bu adama inanacak değildi ya. Önünde duran telefonun ahizesini kulağına götürüp bir tuşa bastı.

 

   Konuşmaya başlamış fakat konuşmuyordu. Devamlı dinliyor hacı yatmaz gibi arada kafayı sallıyordu. Bilgileniyordu veya aradığı şahıs kendince haklı olan nedenleri sıralıyordu. Telefon kapanmıştı bana dönerek yüzündeki acıklı bir ifadeyle başladı anlatmaya.

 

‘’Bakın kaç yıldır matrahsız veriyormuşsunuz. Matrahsız biz bunu alamayız. Matrah yazında gelin yoksa yasalara aykırı’’

‘’Kaç sayılı yasa veya kanuna aykırı’’

‘’Daha sözüm bitmedi dinlemesini öğren’’

 

   Birden erkekleşmiş ses tonu yükselmişti. Artık cevap vermiyor dinlemiyordum da. Karşı duvarda kapı vardı oraya odaklamıştım kendimi. Şimdi yoruldu terledi zavallı girip birde duş alır. Birden aklıma şezlong gelmişti. İçeri oldukça sıcaktı bense evde bu tür sıcaklığı soba ilk yandığında hissediyor sonra üşüyordum. Camdan içeri şubat güneşi de vurmuştu. Halının kenarına şezlongu açıp soyunup uzanacaksın. Sonra zile basıp Alman görünümlü sekreterden içecek bir şeyler rica edip iki yudum alınca bir güzel uyumalı diyordum demez olaydım.

 

‘’Tamam mı’’

 

‘’Tamam, şimdi sende beni dinle. Dağ başımı burası. Sen Deli Dumrul vergisi istiyorsun kanun kazanırsan ödeyeceksin diyor sense ahkâm kesiyorsun. Kazanıp kazanmadığımı anlamak için burada yatmayacaksın çıkıp denetleme yapacaksın. Kazanmadım diyorum anlasana be.’’

 

   Adamın yüzünde tuhaf bir sima belirmiş elleri darbukada ritim tutarcasına titremeye başlamıştı. Titrek ellerinde tuttuğu beyannamemi çekip aldım. Alırken son kez.

 

‘’Banyoyu ne yapıyorsun lan burada’’

 

   Sonra beyannameyi alt katta bulunan müdürün masasına bırakarak oradan ayrıldım. Ve bu günse bembeyaz bir kâğıda yazmışlar. İşyerinin camları gazete kâğıtlarıyla kaplı.Gittik evinde ikinci yoklamayı yaptık. Yahu yaptın da benim yerime kim imzaladı? Benden sonra o dükkânda İttihat kitapçısı ondan sonrada büfeci Hasan vardı. Sahi sen neredeydin?

 

   Tamam, özür dilerim Yeğen. Sen defterdarın sırtına odasında güneş yağı sürüyordun. Şimdi diyorum devlet hesap sormayacak. Makamını beş yıldızlı otelin kral dairesi gibi kullanan defterdarı çekip vuracaksın abi. Birde diyorlar dinozor nesli tükendi diye. Sende diyorsun ki.

 

‘’Bu dinozoruz gil familyasından günümüze ulaşabilmiş son örnek’’

 

   Kent dedikleri bu küçük Anadolu Vilayetinde her yıl, devletle iş yapan bir mükellefin vergi rekortmeni olması çok acı bir durum. Genelde bir eczacı. Acı bir durum değil, utancın boyutu.

 

   Hani nerede halkı bir muz gibi soyan işadamları her yıl son model otomobiller alan esnaflar.Hani nerede son model otomobillerle  Vilayet sokaklarını arşınlayan zengin züppelerinin sanayici babaları.Şirketler,büyük işadamları.Burada kazanıp başka şehirlerdeki yazlıklarında güneşlenen,dünyalıklarını tamamlayıp öbür tarafı garanti kılıp Şeyhlerden el alıp sonrada bir bebek kadar masumuz diyenler.Masum musunuz  acaba?

 

YAĞMUR

 

   Bu kokuşmuş ortamdan çıkınca ilk işim bir sigara yakmak oldu. Yanaklarıma vuran yağmur damlalarıyla yaşadığımı hissetim. Biliyor musun yağmurda yürümeyi neden seviyorum. Ağladığımı kimsecikler bilmez onun için ve ben her yağmur yağdığında ağlarım. Bunu bir sen bilirsin.

 

SEN

 

   Yağmur kokulu kadın, bu yağmurda seninle yürümeyi isterdim. Biliyorum sende şemsiye kullanmayı sevmezsin. Sahi diyorum içinde sen olmazsan İstanbul bu kadar güzel olur mu ahhhh bunu sen bir bilsen.

 

   Düşüncelerimdeki senle eve dönmüştüm. Biraz ıslanmış birazda en derininden üşümüştüm. Yanımda sen olmayınca üşümemek mümkün mü?

 

Yanaklarım mı?

 

Bırak ıslak kalsın, hava karanlık lambalar hala sönük bu günde yine.

 

BÖLÜM-1

 

   Zaman çok hızlı aktı takvim yaprağında yarın yazıyordu.Takvimler yarını 01.11.2011 tarih ve 10.25 saat  olarak gösteriyordu.Takvim yaprağında ise özlü söz olarak,

 

‘’BUDALALAR MECLİSİNDE EN ZARİF NÜKTE SUSMAKTIR.Cenap Şahabeddin’’

 

   Yazıyordu ama ben bu mahkemeye katılmayacaktım.İleriki günlerde katılmadığım için mutlu oldum.İnatla gülümsedim hayata.

 

   31.10.2011 günü gömleğimi ve pantolonumu yıkayarak kuruttum.Sabah bir bardak ılık su içerek Adliye binasının yolunda yürümeye başladım.Yol boyu kaç tütün içtim bilmiyorum.Adliyenin merdivenlerinden çıkıp asırlık binadan içeri girdiğimde saat 09.00 gösteriyordu.Giriş katının sağ en dipteki mahkeme salonun kapısı yanında bulunan duvarda takılı kağıtta adımı bularak karşısına artı işaretini kondurdum.Sonrası beklemektir.

 

   Mahkeme başlamıştı kağıtta yazan sıra ile içeri alınıp mahkeme edilenler arasında çok büyük çelişki vardı.Avukatı,beyi önüne gelen beklemeden giriyor halk bekliyordu.Saat 10.00 olmuştu sıkılmıştım mübaşire sordum,

 

‘’Bu yazan saatte mi içeri alıyorsunuz?’’

‘’Evet neden sordun?’’

‘’Dışarıda sigara içeceğim.’’

‘’Çabuk içip gel vaktinde burada ol.’’

 

   Kapı önünde Kasım ayının ilk gününde iki dal sigara içip içeri girdiğimde on dakika olmuştu.Bekliyordum,bekliyorduk,bekliyorlardı insanlar kendi aralarında konuşuyor sıradan içeri alınmadığı için sitem ediyorlardı.Benimse içimde isyanlar dağlara bırakılan  bombalar gibi patlıyordu.Düşüncelerimin arkasından koşuyor ama yetişemiyordum.Zaman hızlı akmış mübaşirin sesi ile kendime geldim.

 

‘’Öğle paydosu saat 13.00 da herkes burada olsun.’’

 

   Acıkmıştım fakat cebimde simit alacak param dahi yoktu.İşin aslı param olsaydı burada inanın olmazdım ah bu parasızlık.Hızlı adımlarla viranenin yolunu tuttum yürümüyor adeta koşuyordum.Kapıdan içeri girdiğimde tam yirmi beş dakika yürümüşüm.Önce cezveye su koyup kaynattım sonra içine bir tane demlik poşeti çay attım.Çay demini alırken tavaya koyduğum yağ kızarmıştı içine bir tane yumurta kırdım.Kokusu dahi enfesti.Çay ekmek yumurta ve sen inan ki yalan seni acele ve stresten bu gün hiç düşünemedim.Bu fasıl on beş dakika sürmüş geri yola çıkmıştım.Adliye kapısından içeri girdiğimde saat 13.10 gösteriyordu

 

   Mahkeme başlamıştı gözlerim koridoru taradı beni şikayet eden aha işte oradaydı.İçeride görülen mahkeme benimki değildi bu yüzden şanslıydım.Zaman çok hızlı akıyordu saat 15.25 olmuştu ve sıra bendeydi.Koca mahkeme kapısında zaten dört kişi kalmıştık.Biri beni şikayet eden diğerleri öbür  mahkemeye girecek kişilerdi galiba.İşte o anda kalabalık bir gurup yanımıza doğru gelip beklemeye başladılar.

 

   Tanıyordum bu insanları bir tanesi memleket marketler zincirinin patronu diğerleri Belediye encümen üyeleri.Ben onlara bakarken içerideki mahkeme sonlanmış kapı açılmıştı mübaşir bu defada bu insanları içeri almıştı ve ben patlamıştım.

 

‘’Hey baksana bana’’

‘’Ne var?’’

‘’Ne demek ne var sıra bizim.’’

‘’İçeri girince Hakime söylersin o ne derse ben onu yapıyorum’’

‘’O zaman sen söyle hakimine sanık saat sabah dokuzda geldi bu saate kadar bekledi gitti dersin’’

 

   Hani eşittik,hani kardeştik,hani Türk Vatandaşlarının arasında ayrım yapılmayan tek yer mahkemelerdi.Mahkeme kapısında bile adalet yokken içeride nasıl sağlanacaktı bu düşüncelerle Adliyeden ayrılarak bir internet cafeye girdim.Yerel sitelerden bir tanesinde bulunan bir haberin altına düşüncemi yorum olarak attım.

 

   Aylar geçmişti aradan,bir gün polis merkezinden aradılar.Gittim elime bir kağıt verdiler mahkemen var dediler.O gün bu gündü Adliye şehir dışına gitmişti.Yürüdüm,yürüdüm vardım sonunda.Değişen tek şey bina yeniydi bekledim insanlarla konuştum sustum oturdum.Öğle olmuştu açtım ama çaresiz bekledim kapı önünde arada duvar dibinde çok uzaktı burası viraneye.Mesai başladı yine bekledim önceki yaşadıklarımı yaşadım derken içeri aynı saatlerde alındım.Hakim sordu.

 

‘’Hakaret etmişsin.’’

‘’Etmedim o edebi bir yazı.’’

‘’Makamında tehdit etmişsin’’

‘’Gülümsedim..Etmedim teknoloji çağında yaşıyoruz her taraf kamera dolu inceleyin kayıtları ayrıca o salonda onca devlet memuru var.Etsem biri görüp duyardı,ayrıca müdürde orada odadaydı’’

‘’Ek savunma verebilir mahkememizden süre isteyebilirsin.Bu olay resmen tehdit olabilir ona göre.’’

 

   Sustum susmak asilliktir.Bir insan işlemediği bir suçtan kendini savunamaz,yalan yanlış beyanlarla savunmaya kalkmaksa kahpeliktir.Bir suç işlediysen cezasını çekecek tükürdüğünü yalamayacaksın..

 

‘’Müdürün tanık olarak ifadesinin alınması için Sungurluya yazı yazılması,beyanın mahkememize bildirilmesi için mahkemeyi 11.06.2012 tarihine erteledim.Gidebilirsin.’’

 

  Salondan çıkınca mübaşir yanıma gelip o gün 14.50 de gireceksin mahkemeye o saatte burada ol.Gülümsedim….O gün benim doğum günüm…

 

   Didinmeler,çırpınmalar,isyanlar,yaşamak için direnmelerle dolu günlerde 40 derece Temmuzun son sıcaklarında sıcacık bir karar geldi..

 

 

İtiraz hakkımı kullandım….

 

Şimdi Bekliyorum…………..

 

Dediğim gibi o gün benim doğum günümdü.Ankara’da Adalet Bakanlığına bu davaları hakkımda açan Cumhuriyet Savcısını şikayet etmekle meşguldüm.Yaşamak için hayatta kalmak için günlerim uğraşmakla geçiyordu.Eski zamanlara özlemle medet ummaktı yaşamak.

 

İl beylerine halk günlerinde halimi arz ediyordum.Ne oldu soruların cevabı diyordum.Ne olacak şu su  kanallarının hali ne olacak  yarınlar.Kim benim adıma Yargıtay’a başvurup kararı onaylatan?

 

Cevap başka bahara…

 

DİNAZORLAR

 

Yorgundum,bitkindim,açtım,çaresizdim.Yaşamak için direnmek,direnmek için çırpınmak gibi hayat.Sahi senin gözlerinde ben neyim?

 

Yaşamak ve hayatta kalmak çok zor.Karanlığın içerisinde kaybolduğu pis nefeslerden dökülen sözcüklerin beni boğduğu hissine kapıldım.Yağmur yağıyor gökkuşağı çıkmıyor,hava açıyor kuşlar uçmuyor,sabah olunca çiğ düşmüyor böyle bir hayatın tam içine.

 

 

OT TOPLAYAN KADINLARMI?

 

   Emektar sobanın tam önünde, mezar gibi bir koridora açılan odadan çıkış kapısı bulunuyor. Kapıdan çok bir hatırlatma tahtası vazifesi yapıyor. Unutmamam gereken mahkeme tarihlerini üzerine yazıyorum.

 

   En son eklediğimse 21.09.2011. tarihinde sabah saat 09.00 Asliye Ceza mahkemesinde bulunacakmışım.

 

Suç: Karşı taraf mala zarar verip silahla tehdit etmiş bende hakaret.

 

   Postacının birkaç gün önce bıraktığı evrakta müşteki ve sanık yakıştırması bulunmaktaydı. Bir melek olmak ve vaftiz olunmadığından ötürü günahkâr olmak gibi.Bu yakıştırmaya devam etmeye kalkarsak abdestsiz namaz kılmaktan öte bir şey değil. Dinin bütünlüğünü ve beraberliğini, kutsallık ve masumiyet duygularına ilişkin çatışma ve tartışmaları düğün salonlarını ibadethane gibi kullanan imamlara bırakmak en güzeli olurdu.

 

   Gelin birlikte bir cami imamının halka verdiği zararı öyküye benzeyen hayat, hayatın içerisindeki bir gerçek olarak bakalım.

 

   Gece uyur uyanık geçmişti. Amir’in huzursuzluğu sabaha kadar sürmüştü. Sabahın ilk ışıklarıyla Amir ve annesi derin bir uykuya dalmıştı.

 

   Pencereyi açıp dışarı bakmak istemişti İhsan. Her yanın yemyeşil olduğu bu memleketin akciğerinde yaşamak Tanrı’nın bir mucizesi olmalı diye iç geçirdi. Açtığı pencereyi istem dışı bir hareketle geri kapattı. Saat sabahın 10.00 olmasına rağmen dışarıda cehennemden kaçıp gelen bir sıcaklık vardı. Akşam haberlerde dinlediği çöl sıcağı bu olmalıydı.

 

   Uzun bir süre küçük oğlu Amiri izledi. Diğer kardeşleri hafta sonunu anneannesinde geçirecekti. Amir sabaha kadar uyumamıştı oysa şimdi bir melek misali uyuyordu. Uykusunda arada birde gülümsüyordu.

 

   Yatak odasından geri girdiğinde kapıya yaslandı. Mavi şiltenin altında bir melek gibi uyuyan karısı Zeynep’i ne kadar süre seyrettiğini kendiside bilmiyordu. Ona bakınca başka bir âleme yolculuk yapıyordu aşk bu olmalıydı.

 

   Birden kendine geldi. Gözleri mavi şilteden dışarı çıkan beyaz saten geceliğin verdiği atmosferle bambaşka duran bacaklar yaşadığını anımsattı. Tanrı kadını ne kadar muhteşem yaratmıştı. Karısının bacakları Ayasofya’yı ayakta tutan sütunlar kadar muhteşemdi. Yatağa yaklaşıp dokunmaya dahi kıyamadığı bacaklara küçük ve masum bir buse kondurdu.

 

İşte bu buse gölde yüzen bir kuğu kadar masumdu.

 

   Evet, bu gün sıra dışı olmalıydı. Bu gün zincirleri kırıp hurafeleri yakmalıydı. Kar dolabın önündeki sandalyenin üzerindeki tişört ve pantolonuna yöneldi. Üzerindeki çizgili pijamasını çıkartıp bir hamlede üzerini değiştirdi. Evden dışarı bir hırsız çevikliğiyle bir hovarda sessizliğiyle çıktı.

 

   Marketin kapısından girdiğinde bir kahvaltı için ne gerekiyorsa hepsini aldı. Marketteki ekmek dolabını açtığında içinden cık diye bir ses geldi. Olmazdı böyle bir güne taş fırın ekmeği olmalıydı.

 

  Marketten dışarı çıkıp sıcakta biraz ilerdeki kara fırından içeri girdiğinde işte aradığı buradaydı. Fırından yeni çıkan sıcak ekmek. Gazete kâğıdına sarılı ekmek elini yakmış olsa bile yüzünde mutluluğun resmi vardı. Abidin mutluluğun resmini yaptı mı? Bilinmez.

 

Bu gün İhsan mutluydu.

 

   Eve yine aynı sessizlikte girdi. Mutfağa girdiğinde ocakta kaynamakta olan yeni demlenmiş çay dikkatini çekti. Galiba çıkmadan demledim diye fazla düşünmedi. Kahvaltı tepsisini bir sanatçının eserine verdiği şevk ve özenle hazırladı.

 

   En çokta marketten aldığı bir kavanoz çilek reçelini tabağa dökmeye değil dizmeye özendi. Çileklerden bir tanesine istek dışı olarak çatalı sapladı. Çataldaki çileğe bakarken Zeynep’in gül pembesi ıslak dudaklarının çileği almak için aralandığını gözünün önüne getirdi. Sonra güldü olamazdı Âdemle, Havva bir elma yüzünden cennetten atılamazdı. Günahkâr bir meyve aranıyorsa oda mutlaka ve mutlaka çilekti. Sonra kendine geldi. Dudaklarından Estağfurullah diye bir kelime dökülüverdi. Sonra elinde kahvaltı tepsisiyle yatak odasının kapısından içeri girdi.

 

   Şok olmuştu gözlerine inanamadı. Heyecandan neredeyse kalbi duracaktı. O masum buse Zeynep’i uyandırmıştı. Kalkıp çayı demlemiş kendine hafif bir makyaj yapmıştı. Daha birkaç gün önce Ankara’da lüks bir mağazadan aldıkları, İhsanın küçük bir servet ödediği kırmızı beybidolu üzerine giymişti. Bu haliyle erotizmin en doruğuna ulaşmış yatakta İhsana bakıyordu.

 

   Kahvaltı tepsisini karısına uzatan İhsan üzerini değiştirip yatağa karısının yanına uzanmıştı. Bunca senelik evlilik hayatlarında ilk defa sabah kahvaltısını yatakta yapıyorlardı ve ömründe ilk defa kahvaltı hazırlamıştı. Dudağını Zeynep’e uzatıp Zeynep’in alt dudağını dudakları arasına alıp hafifçe emdi. Konuşmuyor tatlı tatlı bakışıp tepsideki yiyeceklerden atıştırıyorlardı. Arada İhsan çileklerden bir tanesini çatala batırıp Zeynep’in ıslak dudaklarına uzatıyordu. Çileğin gül pembesi aralanmış dudaklar arasında kayboluşu karşısında İhsan’ın yüzünde tuhaf bir heyecan oluşuyordu. Yarım saate yakın bir kahvaltı faslından sonra İhsan kalkıp tepsiyi mutfağa bıraktı.

 

   Yatak odasına döndüğünde Zeynep’in yanına hiç vakit kaybetmeden uzandı. Bir hamlede İhsan Zeynep’i kendine çekti artık elleri Zeynep’in kor gibi yanan tenindeydi. Elleri göle düşen bir yaprağın rüzgârda suda dolaşması gibi Zeynep’in bedenini adeta yeniden keşfediyordu.

 

   Zeynep’te heyecanlanmış zevkin en doruk noktasında geziyordu. Bu şehvetin en üst noktasında vücudunda bir titreme dalgası oluşmuştu. İhsanın parmak uçlarının ve dudaklarının dokunduğu her hücre keşfi şimdi yapılmış yeni bir kıtaya dönüşüyordu.

 

   Bedenini saran alev dalgasından kaynaklanan ter damlacıklarıysa kâşifin yaktığı ateşten başka bir şey değildi. Çığlık atmamak içinse mavi şilteyi ısırmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Şu an yatakta değil gökyüzünde beyaz bir bulutun üzerindeydi. Yok, Arizona’daki büyük kalyonunun içerisinde geziyor dünyayı yeniden keşfediyordu. Ne kadar muhteşemdi. Birden kendisini Norveç’teki Preikestolenhsanın uçurumunun doruğunda hissetti yok olamazdı ilk defa bu kadar yüksekteydi ve kendini İhsana bırakıp ilerleyen anlarda birlikte aşağı doğru düşmek, cennetten dünyaya inmekten belki daha hoş olacak diye bir nefes alıp susuzluktan kurumuş dudaklarını İhsana uzattı.

 

   İhsan yanmıştı Zeynep’in dudakları ölümsüzlük ırmağının yanında akan yaşam pınarı gibiydi. İkisinin nefeside hızlanmış heyecandan kalpleri göğüs kafesini delip nerdeyse birleşecek tek kalp olarak atacaktı. Heyecan ve zevkten iki çift dudak birleşmek üzereyken, odanın içerisinde bir ses yankıladı.

 

‘’Bismillahirrahmanirrahim’’

‘’Evet, bak ben unutmuştum her zaman besmele çekmek gerekli.’’

‘’Hayır, İhsan kendine gel.’’

 

   Aslında İhsan kendindeydi. İhsan bu pazarın bambaşka olmasını istiyordu. İhsan şu anda Pazar keyfini yaşayan Türk Milletinden biri olmak istiyordu. Aslında ikisi uçurumdan bir hayat gerçeği olarak düşmeyi birlikte arzulamış olsada İmam Efendi üçüncü şahıs olarak son noktayı koymuştu. İhsan artık yatak odasında bağıran arsız İmamın sesini dahi duymak istemiyordu. Zeynep yataktan çıkmış üzerine havlusunu almış banyoya gidiyordu. İhsan Zeynep’in sesiyle kendine geldi.

 

‘’İhsan hadi kalk abdestini al’’.

‘’Gökten indi melekler.’’

‘’Haklısın hoca vallahide billahi de indi.’’

‘’Ne konuşuyorsun İhsan hadi kalksana günaha giriyoruz.’’

‘’Yok, be aşkım kalktım ben İmamla konuşuyordum.’’

 

   İhsan ve Zeynep abdestlerini alıp salona geçtiler. İkisi kıbleye doğru yönelmiş bir camide oturur gibi yandaki çadıra benzeyen düğün salonunda okunan mevlidi şerifi dinliyordu. Sessizliği İhsan bozdu.

 

‘’Yahu Zeynep bu düğün salonunu hangi dangalak açtı.’’

‘’İhsan boş ver’’

‘’Nasıl boş vereyim burası tarım alanı burada binde beş kullanım hakkı var. Burada imar yok burası hangi kanuna uygun. Buraya kim neden ruhsat verdi. Nerede yetkililer neden bende kafamı evimde dinleyemiyorum. Neden camilerde bile ses dışarı çıkmazken ben burada günaha giriyorum.’’

‘’Tamam, İhsan hadi ellerini aç İmam Efendi duaya başladı duamızı edelim, arkasından oyun havaları başlayacak göbek atarız seninle.’’

 

   İşte hayat bu şekil güzel İslam bu kadar kutsaldı. İlerleyen saatlerde okunan Ezanı bir çalgıcının sazlı ve sözlü oyun havaları eşliğinde dinlemek garipti. İmamın Allah diye bağırırken çalgıcının salla demesi üzücüydü.

 

   Toplum ve dinlere baktığımızda ben halime şükrettim. Son bahçede yaşıyorken ilk bahçeye geçiş yaparak. Dinimi değiştirmiştim.Son bahçe bir tabak çorba için kurutulmuştu.Buna sebep olansa içerisinde bulunduğum hayatın içindeki görüp algılama yöntemiydi. Din iç huzursa ben artık kendi dünyamda huzurluydum.

 

NOT:Yazı içerisinde bulunan ‘’Hafif asık suratlı ve şapşal’’ tanımlamasındaki kişi benim diyen bir FETÖ militanının şikayeti,dönemin Adliye İmamı Savcı Mustafa Koç’un hazırladığı iddianame ile edebi bu yazıyı yazmanın bedeli 467 gün esaretle cezaevlerinde ödenmiştir.

şirinevler escort bayan yenibosna escort bayan bakırköy escort bayan ataköy escort bayan







Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER ŞİİR Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
sanalbasin.com üyesidir

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI